Haber Muhteşem


Birkaç yıl önce çalıştığım şirketin organize ettiği bölge müdürlükleri ve bayilerinin katıldığı seminere bende temsilci olarak bulunmuştum.



Devamını Oku…
25 Şubat 2018 - 8:07 'de eklendi ve 159 kez görüntülendi.


Birkaç yıl önce çalıştığım şirketin organize ettiği bölge müdürlükleri ve bayilerinin katıldığı seminere bende temsilci olarak bulunmuştum.

Bir çok farklı konularda güncel bilimsel sunumlar yapılıyordu. İşimiz haricindeki konuşmacıları aslında pek dinlemiyor sadece orada bulunup elimdeki işlerle ilgili konuları inceliyordum. Son gün bitişine doğru dikkatimi cezbeden cümleler, eve dönüşümde yol boyu kulaklarımdan gitmedi.

“Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanak sağlamaktır”

Bir baba olarak kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar tanıyor muyum. Böyle bir düşüncenin böyle bir bakış açısının o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim.

Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Onu görünce hemen şu soruyu soruyordum.

“Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu.Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Seminerden döndükten sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım, çocuğumuz isterse sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

Bu karar içime çok iyi geldi, Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk,

Çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerden aklımda kalanları aktardım, böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, “ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz isterse sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın. Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu”.

Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış. Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken tembellik edecek,öbürküler sınıflarını geçecek , ilerleyecek. Öyle şey olmaz.”

Fakat ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Bir kaç gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, “peki ne halin varsa gör”, dedi.

İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim.

Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim , onunla beraber sokağa çıktık. Pencerelerden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık.

Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün oynadım.

Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, “baba ya, ben seni çok seviyorum.”

Nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun.

Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim. Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.

Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum.

Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı.

Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim. Ağladım. Daha sonra anlattım.

Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.


Her gün paylaştığımız haberler, faydalı bilgiler, ibretlik hikayeler ana sayfanıza düşsün istiyorsanız
  • aşağıda yazan BEĞEN butonuna basın ve Facebook sayfamızı beğenin...
  • Sayfamızı Beğendiğiniz İçin Teşekkür Ederiz.
Etiketler :

Bunları Gördünüz mü?

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER