Haber Muhteşem


Bir Müddet Sabredeceğiz, Ama Sonra…



Okuyan Göz Yaşlarını Tutamıyor!
09 Aralık 2016 - 1:11 'de eklendi ve 3156 kez görüntülendi.


Bir Müddet Sabredeceğiz, Ama Sonra…

Bir müddet sabredeceğiz, ama sonra.. Kendisini karşılayan sekretere ; Nazif Bey’le görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: “Nazif Bey mi?” dedi. “Evet, Nazif Bey!” diye cevap alınca…

Gittiği şirkette kendisini karşılayan sekretere ; Nazif Bey ile görüşmek istediğini belirtti. Bunun üzerine sekreter hemen ciddileşerek: “Nazif Bey mi?” diye yanıt verdi. “Evet, Nazif Bey!” diye tekrarlayınca,  üzüntülü  bir ses tonuyla “Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu.” dedi. Hiç aklına gelmediği bu haberle bir acı sardı yüreğini. “Ya, öyle mi.?” diyebildi yalnızca.

Kederli  bir suskunlukla bir süre öylece kalmıştı. Gözlerinden damlayan yaşlar yanaklarından süzülüyordu. Biraz kendisini toparladıktan sonra “Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?” diye sordu. “Evet var, oğlu Selim Bey….”.

Titrek bir sesle “Öyleyse Selim Bey’le görüşebilir miyim?” diye sordu. Sekreter,bu kibar beyefendiye, “Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.” diyerek telefona doğru yöneldi.

Ardında  “Kim diyelim efendim?” diye sordu. “Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım.” yanıtının  üzerine görevli kız dahili telefonu çevirdi. Sonra gülümseyerek, “Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin.” dedi. Birlikte yürümeye başladılar.

İnce bir zevkle dekore edilmiş geniş bir salondan geçip kocaman bir kapının önünde durdular, görevli kız kapıyı açarak, ‘Buyurun!’ dedi. O da kendisiyle beraber içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen ağır başlı ve mütebessim gence doğru  yürüdü,elini uzatarak, “Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir.” dedi.

“Bendeniz de Selim Cebeci. Lütfen buyurun, oturun.” dedi, genç iş adamı. Mehmet Bey, ona gösterilen yere oturmadan: “Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl. Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim.” dedi ve gözleri doldu.

“Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam.”  gözyaşlarını sildikten  sonra Selim Beye döndü: “Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım.” Karşında duran misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey birden yerinden fırladı, duyduklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:

“Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?” Profesör, Selim beyin  bu heyecanlı durumuna anlam veremeyerek başıyla “Evet” dedi. O an Selim Beyin gözleri sevinçle parladı. “Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık.” dedi. Profesörün yanına yaklaşarak iki eliyle elini tuttu, bir dost gibi sıktı ve “Sizi karşıma Allah çıkardı.” dedi. Profesör Bu cümlelere  çok şaşırtmıştı. “Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?” dedi.

Selim Bey gülümseyerek profesöre “Bizdeki emanetinizi vermek için…” deyince, profesör iyice şaşırmıştı. “Emanet mi?” dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Selim bey karşısındaki kişiye  “Gelebilir misiniz?” diyerek telefonu kapattı. Profesör, şaşkınlıkla Selim Bey’e bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli birisi girdi.

Selim Bey onu yanına çağırdı, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey demeden kapıya doğru ilerledi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça,çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.

Profesör yurt dışında eğitiminden, çalışmalarından ve içinde büyüyen memleket özleminden bahsetti. Ardından Nazif Beyin duvarda asılı olan fotoğrafını işaret ederek, “Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum.” dedi.

“Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. ‘Sana bunun için burs vermedim.’ diyerek bana istikamet verdi.

Ona her namazımda dua ediyorum.” dedi ve gözlerini Nazif Beyin resmine bakakaldı. Ardından gözleri resmin  altındaki ilk anda anlam veremediği diğer tabloya kaydı. Son derece şık  ve güzel bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap bulunuyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı sözlerinde yazılı olduğunu fark etti:

“Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra… “Selim Bey, ona bir soru yönelttiği için ona doğru döndü; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye yanıt verirken tabloya tekrar baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu: “Bir müddet sabredeceğiz, sonra…” Merakı  iyice artmıştı.

Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun olmaz, düşüncesiyle sadece sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.

Fakat her defasında biraz daha merak ediyordu. Üçüncü cümlede: “Bir müddet yürüyeceğiz, sonra…” diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha yazıyordu.

Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, “Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim.” Selim Bey kendine has bir tebessümüyle  misafirine baktı, derin bir nefes çekerek:

“Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.

Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin… Şaşkınlıkla, ‘Başka bir şey yok mu?’ diye sormuştum.

Bu sözden sonra annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: ‘Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra…’ dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, ‘Alışacağız.’ dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: ‘Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.’ diye haykırdı. Bunun üzerine babam: ‘Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.’ dedi .

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, ‘Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.’ dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.

Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.

Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, ‘Yoruldum.’ dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: ‘Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.’ dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.

Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: ‘Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.’ Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.

Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.

Bizi bir araya topladı. ‘Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?’ dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi,gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı.

Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu.

Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.

Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve ‘Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.

Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime ‘bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.’ demiştim.

Bugün ise, Allah’ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı.” dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.’ diyor”.

Selim Beyin dalıp giderken o, gözyaşlarını silip, sonra dönüp duvarda asılı olan siyah-beyaz fotoğrafa hayran hayran baktı. “Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım.”

Selim Beye döndü ve “Siz ne yapardınız?” diye sordu. Selim Bey kendisine has gülüşüyle : “Bir müddet zeytin yerdim, sonra…” dedi ve tebessüm etti. O anda kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla geri geldi. Kutuyu Selim Beyin masasına koydu. Selim Bey kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. ‘Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.’ dedi. Mehmet Bey karmaşık hislerle  kutuyu açtı.

Kutuda kadife bir kese vardı. Keseyi  kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey muntazam bir şekilde katlanmış kağıdı dikkatlice açtı. Sevgili Mehmet Bey oğlum, Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu…

Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.

Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.

Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.

Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım onu Rabb’im bilir.

Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım. Sevgilerimle, Nazif Cebeci. Mehmet Bey neye şaşkınlıkla öylece kalmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir onunla birlikte duygulanmıştı.

Onun gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bir ara gözyaşlarıyla  babasının siyah-beyaz fotoğrafına  baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi…


Her gün paylaştığımız haberler, faydalı bilgiler, ibretlik hikayeler ana sayfanıza düşsün istiyorsanız
  • aşağıda yazan BEĞEN butonuna basın ve Facebook sayfamızı beğenin...
  • Sayfamızı Beğendiğiniz İçin Teşekkür Ederiz.

Bunları Gördünüz mü?

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER