Haber Muhteşem


Padişahın İşi Ne? Sultan Murat Hanın o gün üzerinde bir tuhaflık bir hal vardır.



Devamını Oku…
08 Şubat 2018 - 20:12 'de eklendi ve 255 kez görüntülendi.


Padişahın İşi Ne? Sultan Murat Hanın o gün üzerinde bir tuhaflık bir hal vardır. Üzüntülü deseniz değil, Neşeli deseniz hiç değil. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister de, sonra vazgeçer. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

– Hayrola Padişahım, canınızı sıkan bir şey mi var? – Akşam garip bir rüya gördüm. – Hayırdır inşallah?… – Hayır mı şer mi öğreneceğiz. Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar saraydan dışarı. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir.

Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada ahali toplanmış lakin hiç birşey yapmadan öylece dururlar, yaklaşınca yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:

-Kimdir bu? Ahali: – Aman hocam hiç bulaşma, ayyaşın menhusun biri işte. – Nerden biliyorsunuz?
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… Bir başkası söze karışır.

“Tanıyanlar bilir aslında iyi sanatkârdır. Çarşıda nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine götürür evine.

Başka biri öfkeyle; ” İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?” Hâsılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah;

– Nereye? – Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım. – Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek.

– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. – Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. – Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz? – Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.

– Aman efendim, nasıl kaldırırız? Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini – Basbayağı kaldırırız işte. Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. Şurada bir mahalle mescidi var ama olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden… – Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim. Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur.

Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki; naaş, ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez.

Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba. – Nasıl yani? – Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı ailesi vardır, belki yetimleri?

– Doğru! Öyle ya, neyse. Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur.

Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. – Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar…

Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından… – Biliyor musun oğlum? diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar…

Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya! – Niye? – Ümmeti Muhammed içmesin diye… – Hayret!?.

– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım! derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum.

– Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki… – Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi. Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli… –Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

– İşte bu yüzden Nişancıya, Sofular’a uzanırdı ya.Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada… – Doğru, öyle ya?

– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı aile kabristanına. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? – Peki, o ne dedi? – Önce uzun uzun güldü, sonra; Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?


Her gün paylaştığımız haberler, faydalı bilgiler, ibretlik hikayeler ana sayfanıza düşsün istiyorsanız
  • aşağıda yazan BEĞEN butonuna basın ve Facebook sayfamızı beğenin...
  • Sayfamızı Beğendiğiniz İçin Teşekkür Ederiz.

Bunları Gördünüz mü?

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER