Haber Muhteşem


Devamını Oku…



Verdingkinderlerin insanlık dışı hayatları!
02 Haziran 2018 - 16:07 'de eklendi ve 115 kez görüntülendi.


En az 100 bin çocuğun fiziksel, ruhsal ve cinsel istismarıyla sonuçlanan bu uygulama ancak 1981’de yasaklandı. 1860-1974 yılları arasında İsviçre’de çocuk sömürüsünün en feci örneklerinden biri yaşanmıştı.

Devlet, kiliseyle işbirliği yaparak, bakıma muhtaç çocukları Alplerin eteklerindeki çiftliklere gönderiyordu. Çiftlik sahipleri için çifte kazançtı bu. Hem bedava iş gücü elde ediyorlar, hem de çocuklar için verilen bakım ücretinden faydalanıyorlardı.

Hangi çocukların alınacağını devlet belirliyordu. Genellikle borçlu ya da boşanmış çiftlerin, fakir ve işsiz ailelerin çocukları; yetimler, ailesi ceza evinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar ve gayrimeşru olanlar alınıyordu.

Çocuklar önce yetiştirme yurtlarına, oradan da en az beş yıllığına çalışmak üzere çiftliklere gönderilirlerdi. Annesi ve babası olmayanlar buralarda ömür boyu çalışmak zorundaydı. Çocukların çiftliklere dağılımını ise kiliseler organize ediyordu.

Gün doğmandan kalkan verdingkinderler tarlada, ahırda ve evde ne iş olsa yapmak zorundaydılar. Buna mukabil karınları doğru dürüst doymazdı. Hasta olduklarında doktora götürülmezler; dişlerini fırçalamalarına izin verilmediği gibi iç çamaşırı da giyemezlerdi.

Çoğu ahırlarda yaşıyordu. Ne düzgün elbiseleri olurdu ne de ayakkabıları. Hatta çıplak ayakla dolaşmak onların genel özelliğiydi. Tıpkı Johanna Spyri’nin yazdığı kitabın kahramanı, hepimizin bildiği Heidi gibi…

Evet, sevecenliğiyle sert mizaçlı büyükbabasını bile yumuşatmayı başaran Heidi de İsviçre’nin köle çocuklarından biriydi. “Konusunu gerçek bir hayat hikâyesinden alan ve yönetmenliğini Markus Imboden’in yaptığı Der Verdingbub (Besleme) filmi 2011’de gösterime girdiğinde büyük bir tabuyu yıktı.

İsviçre’de herkes tarafından bilinen ama konuşulmayan bir konuyu gündeme taşımıştı: Verdingkinderlerin insanlık dışı hayatları ile İsviçre’nin köle çocuklarıydı. At arabasının taşıdığı küçük tabutla Alp Dağlarındaki bir köyden çıkışıyla başlar film.

Bu küçük tabutta yatanın kim olduğunu veya neden öldüğünü merak etsek de yönetmen, filmin sonlarına kadar bunu öğrenmemize izin vermez. Sonra bir yetimhanede büyüyen 14-15 yaşlarındaki Max’la tanıştırır bizi.

Çiftçi bir ailenin onu evlatlık almasıyla başlar hikâye. Yeni evinde pek de mutlu değildir küçük kahramanımız. Üvey ailesi onu bir köle gibi kullanır. Onlarla aynı yemekten yiyemez, aynı kıyafetleri giyemez ve ahırda uyumak zorundadır. Bu kasvetli günlerde onu mutlu eden tek şey akordeon çalmaktır.

Ta ki eve yeni alınan evlatlık Berteli gelene kadar.Onları dostluk hayata bağladı. İki yetim çocuk aralarındaki dostluk aracılığıyla tutunurlar hayata. Güneş doğarken kalkarlar ve herkes yatıncaya kadar çalışırlar. Max tarla ve ahırdaki işlerden sorumludur, Berteli ise evdeki işlere yardım eder.

İşler aksayacağı için okula gitmelerine izin verilmez bir süre. Çiftlik evindeki aşağılanma, fiziksel şiddet, açlık gibi kötü muamelelere zamanla bir yenisi eklenir: Berteli ailenin genç oğlu tarafından taciz edilir. Bu bir kereyle kalmaz ve tecavüze kadar varır. Küçük kız durumu gizlese de hamile kalması işi çıkmaza sokar.

Üvey annesinin düşük yapması için verdiği ilaç yüzünden kan kaybından ölür. Ertesi gün Berteli’nin cesedi lağım kuyusunda bulunur. Herkes Berteli’nin bir kaza sonucu öldüğünü düşünür. Oysa hakikat başkadır.

At arabasıyla getirilen küçük bir tabuta konur küçük bedeni. Ve film benzer bir sahneyle sonlanır.Tek fark Berteli’nin ölümünden sonra Max’ın kaçması ve bir gemiyle Amerika’ya gitmedir.”
Çocukluk kahramanımız Heidi de onlardan biriydi İsviçre’de pek çok insan Der Verdingbub filminden cesaret alarak yaşadıklarını paylaşmaya başlar.

Lyss şehrinde yaşayan 76 yaşındaki Hugo Zingg, sinema salonundan çıktıktan sonra konuşmaya karar verenlerden biridir. Ertesi gün gazetelerde “Ben de o cehennemi yaşadım” der kendi çocukluğundan bahsederken.

İsviçre’nin çıplak ayaklı çocukları köleden farksızdı. Fiziksel şiddet bir tarafa, aralarında cinsel istismara uğrayan, hatta cinayete kurban gidenler bile vardı. Bu gerçeğin ortaya çıkarılmasında büyük katkısı olan tarihçi Marco Leuenberger, babasının hayat hikâyesinden etkilenerek araştırmalara başlamıştı.

Babası bir verdingkinderdi ve tecavüze uğramış köle bir kızın çocuğu olarak bu çiftliklerden birinde dünyaya gelmişti. Araştırmacılar 1860-1960 tarihleri arasında yaklaşık 100 bin çocuğun aynı muameleye maruz kaldığını düşünüyorlar.

Uygulama 1974 yılında kaldırılsa da yasaklanması ancak 1981’de mümkün olmuş. Medenî kanununu örnek alıp uyguladığımız sözde medeni ülke İsviçre, bu insanlık dışı çirkin uygulamalarını büyük bir ustalıkla yıllar boyu saklamayı başarmış ve dünya üzerinde insan hakları üzerinde ahkam kesmeye devam etmiştir.

Kendileri gibi işbirlikçi ve çifte standartlı ülkeler de bunları görmezden gelmeye devam etmektedir. Konu gündem olmaya başlayınca İsviçre devleti 2013’te verdingkinderlerden özür dilemek zorunda kaldı.

Sadece diledi, ne dünya basını nede kendilerinden olan ulusal dernek ve örgütler bunu uzun ve etkili şekilde gündem ettiler. Ancak şu an hayatta olan yaklaşık 10 bin kurbanın çocukluk yılları hâlâ kayıp…


Her gün paylaştığımız haberler, faydalı bilgiler, ibretlik hikayeler ana sayfanıza düşsün istiyorsanız
  • aşağıda yazan BEĞEN butonuna basın ve Facebook sayfamızı beğenin...
  • Sayfamızı Beğendiğiniz İçin Teşekkür Ederiz.

Bunları Gördünüz mü?

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER